Blog
← Tüm yazılar
Beyaz Oda · 01

Konser çıkışı, beş yabancı, tek şemsiye

Beyaz stüdyoda dev kırmızı bir şemsiyenin altında toplanmış beş kişi

Bis şarkısının son akoru havada asılı kaldı, sonra ışıklar bir anda yandı. Ece kulaklarındaki uğultuyla kalabalığın arasından çıkışa doğru süzülürken gökyüzü sanki bu anı bekliyormuş gibi açıldı. İlk damla burnuna, ikincisi ensesine düştü. Üçüncü saniyede sağanak başlamıştı. Çantasındaki kırmızı şemsiyeyi açtığında yanında dört yabancı belirdi. Hiçbiri yer istemedi. Ama hiçbiri de gitmedi.

Şemsiyenin altına ilk sığınan, yeşil parkasının kapüşonunu çenesine kadar çekmiş bir kadındı. Adı Selin'di, bunu çok sonra öğrenecekti. Arkasından kağıt bir simit poşetini göğsüne bastırmış uzun boylu bir adam geldi; poşet ıslanmasın diye ceketini üstüne kapatmıştı. Onu kasketli, beyaz bıyıklı, altmışlarının sonunda bir amca izledi. En son, telefonunu kulağına dayamış, "anne geliyorum, evet yağıyor, hayır şemsiyem yok" diyen genç bir adam eklendi. Ece kimseye "gelin" demedi aslında. Sadece şemsiyeyi biraz yükseğe kaldırdı ve kenarlara doğru çekti. Bu, o gece söylenen ilk cümle gibiydi.

Ece aslında o gece oraya yalnız gelmeyecekti. Bileti üç ay önce iki kişilik almıştı, yanındaki koltuk en yakın arkadaşı Duygu'nundu. Ama Duygu iki hafta önce Lizbon'a taşınmış, gitmeden önce bileti iade etmeye çalışmış, sistem kabul etmemişti. "Benim yerime birini bul," demişti havaalanında. Ece kimseyi bulamamıştı. Bütün konser boyunca solundaki boş yer bir soğukluk gibi durmuştu. Şarkılar arasında telefonunu çıkarıp Duygu'ya video göndermiş, cevap gelmemişti; Lizbon'da saat başkaydı, Duygu muhtemelen uyuyordu. Şimdi şemsiyenin altında, omzu bir yabancının omzuna değerken, o boşluğun yavaş yavaş dolduğunu hissediyordu.

Kalabalık iki yöne dağılıyordu. Bir kısmı otoparka, bir kısmı metro durağına koşuyordu. Taksi uygulaması kırmızı harflerle "yakınlarda araç yok" yazıyordu. Kasketli amca gözlüğünün camındaki damlaları mendiliyle silerken "Durak buraya on beş dakika," dedi, "acele etmezsek ancak yetişiriz." Simit poşetli adam güldü, "Acele edersek ıslanırız ama." Bu kadarı yetti. Beş kişi, omuz omuza, sanki önceden prova etmiş gibi aynı adımla yürümeye başladı. Biri sola kayınca hepsi sola kayıyor, bir su birikintisi görünce hepsi aynı anda sıçrıyordu. Şemsiyenin kenarından süzülen sular, beş kişinin arasına ince bir perde çekmişti; dışarıda şehir, içeride küçük bir oda vardı.

Yolun yarısında bir belediye otobüsü kaldırımın kenarındaki göleti hızla yararak geçti. Kocaman bir su dalgası havaya kalktı. Beş kişi aynı anda bağırdı, aynı anda geri sıçradı ve şemsiye bir an sallandı ama devrilmedi. En çok Kaan ıslandı; pantolonunun paçası dizine kadar sırılsıklam olmuştu. Bir saniye sessizlik oldu. Sonra Hikmet Bey öyle bir kahkaha attı ki kaldırımın karşısındaki büfenin sahibi kapıya çıkıp baktı. Kahkaha bulaşıcıydı. Selin eğilip dizlerine dayandı, Barış duvara yaslandı, Ece şemsiyeyi tutarken sarsılıyordu. Kaan ıslak paçalarına bakıp tek bir cümle kurdu: "Simitler kurtuldu ama." Bu cümle o gecenin sloganı oldu.

İlk birkaç dakika kimse konuşmadı. Sadece ayak sesleri ve yağmurun kumaşa vuran tıkırtısı. Sonra telefonlu genç adam, Barış, sessizce bisteki şarkıyı mırıldanmaya başladı. Utanmış gibi kesti, ama Selin kaldığı yerden devam etti. Simit poşetli adam, adı Kaan'dı, ikinci kıtada katıldı. Nakaratta kasketli amca da söylüyordu ve hepsinden daha doğru biliyordu sözleri. Ece şaşkınlıkla ona baktı. Amca omuz silkti: "Ne var? Biz de genç olduk." Beş yabancı, ıslak bir kaldırımda, yanlış yerde nefes alarak ama büyük bir ciddiyetle şarkının sonuna kadar gitti. Yanlarından geçen bir motokurye korna çalıp el salladı.

Amcanın adı Hikmet'ti. Konsere kızının biletiyle gelmişti. Kızı son dakikada işten çıkamamış, "Baba bilet yansın mı, sen git," demişti. Hikmet Bey de gitmişti. Bilmediği bir grubu izlemek için değil, kızının neden bu kadar sevdiğini anlamak için. "Anladım mı?" diye sordu kendine yüksek sesle, sonra cevabını da verdi: "Yarısını anladım. Ama davulcu çok iyiydi." Kaan poşeti açıp herkese birer simit uzattı. Islanmamış tek şeydi. Konserden önce kapının önündeki seyyardan almıştı, eve götürecekti, ama şimdi daha iyi bir yer bulmuştu. Yağmurun altında, şemsiyenin kuru adasında, sıcak simit yemek gecenin ikinci konseri gibiydi.

Selin bir hafta önce taşındığını anlattı. Bu şehirdeki ilk konseriydi, kimseyi tanımıyordu, biletini tek başına almıştı. "Girişte o kadar kalabalık vardı ki herkesin bir arkadaşı varmış gibi geldi," dedi. "Bütün gece kendimi biraz misafir gibi hissettim." Barış telefonunu cebine koydu, annesine son bir mesaj atıp: "Merak etme, iyi insanlarla yürüyorum." Sonra ekranı herkese gösterdi; annesi cevap olarak tek bir şemsiye emojisi göndermişti. Gülüşmeler şemsiyenin içinde yankılandı. Ece fark etti ki yarım saat önce sahnede çalan grubu çoktan unutmuşlardı. Şimdi kendi küçük gruplarının şarkısını yapıyorlardı.

Metro durağına vardıklarında yağmur biraz yavaşladı ama kimse şemsiyenin altından çıkmak istemedi. Hikmet Bey cebinden eski bir telefon çıkardı, gözlüğünü burnunun ucuna indirdi. "Kızıma bir fotoğraf atmam lazım," dedi, "yoksa inanmaz." Kaan telefonu aldı, kolunu uzatabildiği kadar uzattı. Kırmızı şemsiye, ıslak saçlar, yarısı yenmiş simitler, Selin'in kapüşonundan damlayan su, Barış'ın gözlerini kırpması ve Hikmet Bey'in kocaman gülüşü. Fotoğraf bulanık çıktı. Kimse yenisini çekmek istemedi; böylesi daha doğruydu. Hikmet Bey fotoğrafı gönderdi ve iki dakika sonra telefonu titredi. Kızı yazmıştı: "Baba bunlar kim?" Hikmet Bey cevabı düşünmeden yazdı: "Bilmiyorum. Ama iyi şarkı söylüyorlar."

Turnikelerin önünde vedalaşmak garip oldu. Bir saat önce hiçbirinin diğerinden haberi yoktu, şimdi ayrılmak bir şeyi yarım bırakmak gibiydi. Barış bir grup kurmayı önerdi. Kaan herkesin numarasını kaydetti, grubun adını yazarken bir süre durdu, sonra "Şemsiye Ekibi" yazdı. Hikmet Bey, gruba eklendiğinde ilk mesajı o attı: bir buket çiçek ve altında "hayırlı geceler" yazan, sabah grubu mesajlarını andıran bir görsel. Selin kahkahayı tutamadı. Ece şemsiyesini kapatırken içinde tuhaf bir şey kıpırdadı. Bu şemsiyeyi yıllardır taşıyordu, çantasının dibinde, unutulmuş. Bu gece ilk kez gerçekten işe yaramıştı.

Eve döndüğünde saçları hala ıslaktı. Ayakkabılarını kapının önüne bıraktı, şemsiyeyi açık halde balkona koydu. Telefonuna baktı. Grupta yirmi üç yeni mesaj vardı. Barış konserin setlist'ini paylaşmış, Selin hangi şarkıda ağladığını itiraf etmiş, Kaan "simidin parası ekibin ortak kasasından düşülecek" diye bir şaka yapmıştı. Hikmet Bey de kızının mesajını iletmişti: "Babamı yağmurda yalnız bırakmadığınız için teşekkürler. Bir dahaki konsere ben de geliyorum." Ece mesajları tek tek okurken fark etti ki bu şehirde yıllardır yaşıyordu ve hiçbir zaman bu kadar çabuk, bu kadar sebepsiz bir yere ait hissetmemişti.

Haftalar geçti. Grup sessizleşmedi, sadece ritmini buldu. Selin yeni mahallesindeki fırının fotoğraflarını atıyor, Kaan iş çıkışı simitçinin önünden geçerken "ekip için bir tane" diye yazıyor, Barış her sabah annesinden gelen hava durumu raporlarını gruba iletiyordu. Hikmet Bey ise her cuma aynı çiçekli mesajı göndermeye devam etti. Kimse ona bunun tuhaf olduğunu söylemedi. Aksine, bir cuma mesaj gelmeyince Selin endişelenip "Hikmet Bey iyi misiniz?" diye yazdı. Cevap bir saat sonra geldi: "İyiyim kızım, torunla parktaydık. Şarjım bitti." Ve hemen ardından çiçekler.

Altı ay sonra aynı grup aynı şehirde yeniden çalacaktı. Bileti ilk Hikmet Bey aldı, bu sefer kendisi ve kızı için. Sonra Kaan, sonra Selin, sonra Barış. Ece en son aldı, çünkü önce hava durumuna baktı. O gece yağmur yağmayacaktı. Biraz hayal kırıklığına uğradığını fark edince kendine güldü. Yine de şemsiyesini çantasına koydu. Belki birine lazım olurdu. Belki de bir yabancı daha, bir konser çıkışında, kalabalığın içinde nereye gideceğini bilemeden duruyor olurdu. Ve Ece şemsiyesini bu sefer daha da geniş açacaktı.

İkinci konser gecesi kapının önünde buluştular. Selin'in elinde bir termos vardı, içinde ıhlamur. Kaan bu kez iki poşet simit getirmişti, biri ekip, biri Hikmet Bey'in kızı Nazlı için. Barış annesini de ikna etmişti; kadın kalabalıkta oğlunun kolunu bırakmıyor ama her şarkıda en önde dans ediyordu. Nazlı babasına sarılıp ekibe döndü: "Yani siz bunlarsınız." Bu bir soru değildi. Konser boyunca yedi kişi yan yana durdu. Bis şarkısında Hikmet Bey kızının elini tuttu ve Ece onun gözlerinin dolduğunu gördü. Belki şarkıdan, belki altı ay önceki o yağmurdan. Kimse sormadı. Çıkışta gökyüzü açıktı, yıldızlar bile görünüyordu. Ece çantasındaki şemsiyeye dokundu, açmadı. Bu gece ona gerek yoktu. Kapının önünde, ışıkların altında, kimseye yer açmaya gerek kalmadan zaten hepsi yan yanaydı.