Blog
← Tüm yazılar
Beyaz Oda · 11

Yılda 12 kitap hedefi, ekimdeyiz

Dev bir saatin kırmızı yelkovanına oturup kitap okuyan genç

Ocak ayının ilk haftasıydı. Ege okuma uygulamasına büyük bir özgüvenle yazdı: "Bu yıl 12 kitap." Ayda bir, ne vardı ki bunda? Sonra şubat geldi, mart geldi, bir dizi bitti, bir başkası başladı. Şimdi ekimdi. Uygulama nazikçe hatırlattı: 3/12. Komodinin üstünde yarım kalmış dört kitap duruyordu. En üstteki, sayfa 112'de, bir vapur biletini ayraç yapmış, onu bekliyordu.

O vapur bileti martın bir salı sabahından kalmaydı. Ege o sabah Kadıköy'den Karaköy'e geçerken çantasından kitabı çıkarmış, on sayfa okumuş, sonra telefonuna bir bildirim gelmiş ve kitap bir daha açılmamıştı. Bilet sayfa 112'de, yedi ay boyunca, o sabahın bir fotoğrafı gibi beklemişti. Ege bir ekim akşamı kitabı eline aldı, bileti çıkardı, üstündeki tarihe baktı. Sonra kitabın kapağına baktı. Ne hakkında olduğunu bile tam hatırlamıyordu. Bir kadın, bir deniz kasabası, bir kayıp mektup. Ya da öyle bir şey.

Ege'nin kitaplarla ilişkisi karmaşıktı. Çocukken okumayı severdi. Lisede bir yaz boyunca bütün Sait Faik'leri bitirmiş, bir defterine en sevdiği cümleleri kopyalamıştı. Üniversitede yavaşlamış, işe başlayınca neredeyse durmuştu. Şimdi kitapçılara girip kitap almayı hala seviyordu; kapaklarına bakmayı, ilk sayfalarını okumayı, eve götürüp komodinin üstüne koymayı. Ama okumak başka bir şeydi. Okumak, ekranın her an bir bildirimle bölebileceği bir dünyada, uzun süre tek bir şeye odaklanmak demekti. Ve Ege bunu unutmuştu.

Ertesi sabah vapura binerken kitabı çantasına koydu. Telefonunu da cebine. Üst güverteye çıktı, cam kenarına oturdu, kitabı açtı. Sayfa 112. İlk paragrafı üç kez okudu, hiçbir şey anlamadı. Önceki sayfalara döndü, biraz geriye gitti, hikayeyi hatırlamaya çalıştı. Telefonu cebinde titredi. Elini cebine götürdü, sonra durdu. Bıraktı. Kitaba döndü. Martılar camın dışında uçuşuyordu, çay ocağından bardak sesleri geliyordu. Haydarpaşa'nın önünden geçerken Ege üç sayfa okumuştu. Karaköy'e vardığında on bir.

Kitabın sayfa 124'ünde bir şey buldu. Kenar boşluğuna kurşun kalemle yazılmış, ince, eğik bir el yazısı: "Bu cümleyi okuduğunda nerede olduğunu hatırla." Ege durdu. Kitabı ikinci el bir sahaftan almıştı, bunu unutmuştu. Altı çizili cümleye baktı: "Bazı sabahlar deniz insana hiçbir şey sormaz, sadece yanında oturur." Başını kaldırdı. Vapurun camından deniz görünüyordu, gri ve sakin. Ege o an nerede olduğunu düşündü. Kadıköy ile Karaköy arasında, salı sabahı, sekiz kırk vapurunda, üst güvertede, cam kenarında. Notu yazan kişi kimdi? Bu cümleyi okuduğunda o neredeydi?

Sonraki günlerde Ege kitabı her sabah vapurda okudu. Ve her birkaç sayfada bir yeni bir not buldu. Aynı ince, eğik el yazısı. Bazen bir kelimenin altını çizmiş, bazen kenara bir soru yazmıştı: "Sen olsan gider miydin?" Bazen sadece bir ünlem. Bir sayfada bir kahve lekesi vardı ve yanına küçük harflerle yazılmıştı: "Pardon." Ege güldü. Vapurda yanında oturan yaşlı bir adam ona baktı, Ege kitabı gösterdi, adam anlamadı ama gülümsedi. Ege notları okudukça kitaptaki hikayeyle birlikte bir başka hikaye de okuduğunu hissetti. Görünmeyen bir okurun hikayesi.

Kitap bir hafta sonra bitti. Son sayfada, arka kapağın içinde, aynı el yazısıyla uzun bir not vardı: "Bu kitabı Moda'daki sahafa bırakıyorum. Kim alırsa, umarım benim kadar sever. Bitirdiğinde başka bir kitap bırak, bir not yaz. Kitaplar yolculuk etmeli. N." Altında bir tarih vardı, iki yıl önce. Ege notu birkaç kez okudu. Sonra komodinin üstündeki yarım kalan diğer üç kitaba baktı. Okuma uygulamasını açtı ve dördüncü kitabı işaretledi. 4/12. Ama artık sayı umurunda değildi. N'yi düşünüyordu.

O hafta sonu Moda'daki sahafa gitti. Dükkan küçük ve dağınıktı, kitap kokusuyla toz kokusu karışmıştı. Sahibi Kemal Bey altmışlarında, gözlüğünü burnunun ucuna indirmiş, bir kitabı onarıyordu. Ege kitabı gösterip N'yi sordu. Kemal Bey gülümsedi. "Nehir Hanım," dedi. "Her ay gelir, bir kitap bırakır, bir kitap alır. İçlerine not yazar. Bazı müşteriler sırf onun notlu kitaplarını almak için gelir." Ege şaşırdı. "Onun bıraktığı başka kitap var mı şu an?" Kemal Bey arkadaki bir rafı gösterdi. "Ben onlara yolcu kitaplar diyorum," dedi. "Bir elden ötekine gidiyorlar, her seferinde biraz daha ağırlaşarak." Üç kitap. Her birinin ilk sayfasında küçük bir N.

Ege üç kitabı da aldı. Eve dönerken vapurda birini açtı, ilk sayfadaki notu okudu: "Bu kitap ilk yarısında sıkıcı. Sabret. Sayfa 89'dan sonra seni affetmeyecek kadar güzelleşiyor." Ege güldü. Bu sefer kimse ona bakmadı, vapur kalabalıktı. Kitabı okumaya başladı. Gerçekten sıkıcıydı. Ama N ona söz vermişti. Sayfa 89'a kadar sabretti. Ve N haklıydı. O akşam evde, koltukta, gece yarısına kadar okudu. Telefonu mutfakta, şarjda, unutulmuştu. Sabah kalktığında on dört bildirim vardı. Hiçbirini kaçırmış gibi hissetmedi. Ama kitabın son sayfasını kapattığında içinde kalan o tatlı boşluğu, bir yolculuğun bitişini, bütün gün yanında taşıdı.

Ekim bitti, kasım başladı. Ege her sabah vapurda okuyordu. Kırk dakikalık yolculuk, günde yirmi sayfa demekti. Haftada yüz sayfa. Ayda neredeyse iki kitap. Bunu fark edince şaşırdı. Yıllardır vakit bulamadığını düşünüyordu, oysa vakit her sabah, vapurun üst güvertesinde, cam kenarında onu bekliyordu. Sadece telefonun içinde eriyip gidiyordu. Ege bir gün vapurdan inerken kendini bir saatin yelkovanına oturmuş biri gibi hissetti. Zaman dönüyordu, onu da taşıyordu, ama o koşmuyordu. Sadece okuyordu.

Kasımın ortasında Ege ilk kitabını sahafa bıraktı. Lisede sevdiği bir Sait Faik kitabını. Kendi eski kopyası değildi, yenisini almıştı. Ama içine notlar yazdı. İlk sayfaya: "Bu kitabı on yedi yaşında okudum, sonra on iki yıl boyunca unuttum. Bu yıl yeniden buldum. Sen de bul." Bazı cümlelerin altını çizdi. Bir sayfanın kenarına "Bu cümle için Burgazada'ya git" yazdı. Arka kapağın içine uzun bir not bıraktı, sonunda tek bir harf: "E." Kemal Bey kitabı alıp rafa koyarken göz kırptı. "Nehir Hanım bunu görecek," dedi. "Bu ayın kitabını henüz almadı."

Aralık başında sahafa gittiğinde Kemal Bey ona bir kitap uzattı. "Senin için bırakıldı," dedi. Kitabın ilk sayfasında N'nin el yazısı vardı: "E için. Sait Faik'i okuyan birinin bunu da sevmesi gerek. Burgazada'ya gittim bu arada. Haklıymışsın." Ege kitabı göğsüne bastırdı. Dükkandan çıkarken kalbi hızlı atıyordu. Kimdi bu Nehir? Kaç yaşındaydı, ne iş yapıyordu, nerede oturuyordu? Hiçbir fikri yoktu. Ama onun hangi cümlelerde durduğunu, neye güldüğünü, neyi sorguladığını biliyordu. Bu, bazı insanları yıllardır tanıyıp bilmediği şeylerdi.

Yıl sonuna doğru okuma uygulaması 9/12'yi gösteriyordu. Hedefe yetişemeyecekti. Ama Ege bir kez bile buna üzülmedi. Dokuz kitap. Geçen yıl iki tane okumuştu. Bu yıl dokuz kitabın yanında bir de görünmeyen bir arkadaşlık vardı, kenar boşluklarında, kurşun kalem izlerinde, sahafın tozlu raflarında. Yarım kalan dört kitaptan ikisini bitirmiş, ikisini suçluluk duymadan rafa kaldırmıştı. Bir kitabı bırakmak da okumanın bir parçasıydı. N bunu bir notunda yazmıştı: "Bu kitabı yarıda bıraktım. Bazen bir kitap seni bekler. Bazen sen onu. İkisi de olur."

Aralığın son cumartesisi Ege sahafa gitti, yeni yılın ilk kitabını bırakmak için. Dükkana girdiğinde Kemal Bey tezgahta değildi. Arka rafların önünde bir kadın duruyordu, elinde Ege'nin bıraktığı Sait Faik. Otuzlarının başında, kıvırcık saçlı, gözlükleri burnunun ucunda. Kitabın arka kapağındaki notu okuyordu. Ege kapıda durdu. Kadın başını kaldırdı, Ege'ye baktı. Sonra elindeki kitaba, sonra yeniden Ege'ye. "E?" diye sordu. Ege başını salladı. Kadın gülümsedi. "Nehir," dedi. "Sait Faik'teki o cümle için gerçekten Burgazada'ya gittim. Sen hiç gittin mi?"

Ocak ayının ilk haftası Ege okuma uygulamasını açtı. Yeni yılın hedefini girmesi isteniyordu. Bir süre düşündü. Sonra hedef kutusunu boş bıraktı ve uygulamayı telefonundan sildi. Yerine çantasına küçük bir defter koydu. İlk sayfasına bir liste yazdı, iki sütun: "Benim önerdiklerim" ve "Onun önerdikleri." Her sütunda bir kitap vardı şimdilik. O sabah vapurda, üst güvertede, cam kenarında, bir kitap açıktı önünde. Karşısındaki koltukta da başka biri, başka bir kitapla. Arada bir başlarını kaldırıp birbirlerine bir cümle okuyorlardı. Deniz yanlarında oturuyordu. Hiçbir şey sormuyordu.