Ozan ışıkları kapatmış, yorganı çenesine kadar çekmişti. "Bir video daha," dedi kendine, "sonra uyuyorum." Bir kedi ciddi ciddi piyano çalıyordu. Biri Kadıköy'ün en iyi dürümcüsünü sıralıyordu. Biri on beş saniyede bütün bir mantı tarifini bitiriyordu. Sonraki, sonraki, sonraki. Başını kaldırdığında saat ikiyi geçmişti ve az önce izlediği şeyin ne olduğunu hatırlamıyordu bile.
Bu, haftanın beşinci gecesiydi. Ozan bunu biliyordu çünkü telefonu ona her pazar sabahı bir rapor gönderiyordu: günlük ortalama ekran süresi, geçen haftaya göre yüzde kaç arttığı. Rapor her pazar biraz daha utanç verici oluyordu. Ozan her pazar onu kaydırıp geçiyordu. Gün içinde yoğun çalışıyor, akşam eve geldiğinde yemek yapıp bulaşıkları yıkıyor, sonra kendine ait tek zamanın yatakta, karanlıkta, ekranın ışığında başladığına inanıyordu. Kimse bir şey istemiyordu o saatlerde. Kimse bir cevap beklemiyordu. Sadece o ve sonu gelmeyen bir akış.
Garip olan şu ki eğlenmiyordu da. Bunu kimseye söylememişti ama kendine itiraf ediyordu: izlediği şeylerin çoğu onu ne güldürüyor ne düşündürüyordu. Sadece duramıyordu. Parmağı kendi kendine yukarı kayıyor, beyni her seferinde "belki sıradaki daha iyidir" diye umut ediyordu. Bazen gerçekten daha iyi olanı denk geliyordu ve o küçük ödül, yarım saatlik boş kaydırmayı haklı çıkarıyordu. Bir kumar makinesi gibi, diye düşünmüştü bir kez. Sonra o düşünceyi de kaydırıp geçmişti.
O gece saat ikiyi yedi geçe bir video çıktı karşısına. Bir sokak müzisyeni, eski bir akordeonla, yağmurda bir şarkı çalıyordu. Ozan durdu. Sokağı tanıyordu. Kendi mahallesiydi, evinin iki sokak aşağısı. Müzisyeni de tanıyordu; her cumartesi fırının önünde çalan, yaşlı, beyaz sakallı adam. Ozan onun önünden yüzlerce kez geçmiş, belki üç kez para bırakmış, bir kez bile durup dinlememişti. Şimdi gece ikide, karanlık bir odada, telefonunun ekranında, iki sokak ötedeki adamı dinliyordu. Video bir buçuk milyon kez izlenmişti. Altında binlerce yorum vardı. "Bu adam kim?" "Nerede bu?" "Ağlattı." Ozan yorumları okurken bir şey hissetti. Utanç mıydı, kıskançlık mı, kendisi de bilmiyordu.
Tam o anda ekran karardı. Önce telefonun bittiğini sandı, şarj yüzde on ikiydi oysa. Sonra fark etti ki odadaki modemin küçük yeşil ışığı da sönmüştü. Buzdolabının uğultusu kesilmişti. Pencereden dışarı baktı: bütün mahalle karanlıktı. Elektrik gitmişti. Ozan yatağında oturdu, elinde artık hiçbir şeyi göstermeyen bir telefonla. Telefonu açtı, interneti yoktu. Kapattı, yeniden açtı. Akış yüklenmiyordu. Odada tek ışık yoktu. Sadece sessizlik, karanlık ve kendi nefes sesi.
İlk birkaç dakika neredeyse bir panik gibiydi. Ne yapacağını bilmiyordu. Uyumak mümkün değildi, beyni hala videonun hızıyla dönüyordu. Kalktı, balkona çıktı. Gecenin serinliği yüzüne çarptı. Şehrin bu kadar karanlık olduğunu hiç görmemişti. Sokak lambaları sönmüş, apartmanların pencereleri kapkara. Ve gökyüzünde, şehrin ışığının hiç izin vermediği bir şey: yıldızlar. Pek çok değil, ama vardı. Ozan balkon korkuluğuna yaslandı ve uzun süredir ilk kez yukarı baktı.
"Sen de mi uyuyamadın?" Ses yan balkondan geldi. Ozan irkildi. Komşusu Melis'ti, iki yıldır aynı katta oturdukları, asansörde selamlaştıkları, bir kez kargo paketlerini karıştırdıkları kadın. Melis'in elinde bir mum vardı. Mumun ışığında yüzü turuncu görünüyordu. "Ben de bir video izliyordum," dedi Melis, "akordeonlu bir adam. Bizim fırının önündeki." Ozan güldü. "Aynı video." Melis de güldü. "Bir buçuk milyon kişi izlemiş. Biz iki sokak ötesinde oturuyoruz ve ikimiz de ilk kez burada duyduk."
Konuşmaya başladılar. Önce elektriğin ne zaman geleceğini, sonra mahalleyi, sonra apartmandaki gürültücü üst kattaki komşuyu konuştular. Melis bir hastanede gece vardiyalarında çalışıyordu, bu hafta izinliydi ama vücudu gece saatlerine alışmıştı. "Uyuyamıyorum, sonra telefonu açıyorum, sonra hiç uyuyamıyorum," dedi. "Bir döngü." Ozan başını salladı. Bunu ilk kez yüksek sesle söyleyen birini duyuyordu. "Benimki de öyle," dedi. "Gün içinde kendime ait hiç zamanım olmuyor gibi geliyor. Gece onu geri almaya çalışıyorum. Ama aldığım şey zaman değil, sadece ekran."
Melis mumun alevine baktı. "Bunun bir adı var biliyor musun? İntikam ertelemesi gibi bir şey. Gün içinde kontrol edemediğin saatlerin intikamını uykudan alıyorsun." Ozan güldü. "İntikam mı? Kime karşı?" Melis omuz silkti. "Kendine galiba." Bir süre sustular. Aşağıda, karanlık sokakta, bir kedi geçti. Bir arabanın farları bir an apartmanı aydınlattı, sonra yine karanlık. "Biliyor musun," dedi Melis sonunda, "bu karanlık iyi geldi bana. Telefon çalışmayınca ne yapacağımı bilemedim. Sonra mumu yaktım, balkona çıktım. Yıllardır yıldızlara bakmamıştım."
Saat üçe yaklaşıyordu. Melis içeri girip iki bardak su ve bir paket bisküvi getirdi, balkonların arasından uzattı. Ozan bisküviyi alırken bir şey önerdi, yarı şaka: "Bir anlaşma yapalım mı? Gece yarısından sonra telefonlar mutfakta şarj olsun. İkimizinki de. Kim uyuyamazsa balkona çıksın." Melis bir süre düşündü. "Ya biri çıkar, öbürü uyuyorsa?" Ozan omuz silkti. "O zaman yıldızlara bakar." Melis güldü. "Tamam. Ama bir şartla: cumartesi fırının önüne gidip o adamı gerçekten dinleyeceğiz. Ekransız."
Elektrik saat üçü çeyrek geçe geldi. Mahallenin ışıkları birer birer yandı, modemin yeşil ışığı yeniden yanıp sönmeye başladı. Ozan'ın telefonu titredi; internete bağlanmış, birikmiş bildirimler akıyordu. Ozan telefona baktı. Sonra içeri girdi, mutfağa gitti ve telefonu tezgahın üzerindeki şarja taktı. Yatak odasına döndüğünde oda karanlıktı ve ilk kez bu karanlık ona boş gelmedi. Yatağa uzandı. Tavana baktı. Beyni hala dönüyordu ama yavaşlıyordu. Melis'in sesi, mumun ışığı, yıldızlar. On dakika sonra uyudu.
Cumartesi sabahı fırının önünde buluştular. Akordeonlu adam yerindeydi, her zamanki gibi. Etrafında bu sefer küçük bir kalabalık vardı; videoyu izleyip gelenler, telefonlarıyla çekim yapanlar. Ozan ve Melis kalabalığın arkasında durdular. Telefonlarını çıkarmadılar. Adam bir şarkıyı bitirip diğerine başlarken gözü onlara takıldı. Belki onları tanımıyordu ama ekransız iki yüz görmüştü. Gülümsedi ve sanki sadece onlar için çalıyormuş gibi gözlerini kapattı. Melis Ozan'a fısıldadı: "Videoda bu kadar güzel değildi." Ozan başını salladı.
Şarkı bitince adamın yanına gittiler. Adı Rıza Usta'ydı. Kırk yıldır akordeon çalıyordu, önce düğünlerde, sonra meyhanelerde, şimdi sokakta. Video için ne düşündüğünü sordular. Rıza Usta güldü: "Torunum gösterdi. Bir buçuk milyon, dedi. Ben de dedim ki o bir buçuk milyonun kaçı buraya gelip dinledi?" Ozan ve Melis birbirlerine baktılar. Rıza Usta akordeonunu düzeltti. "Siz geldiniz," dedi, "o yeter." Sonra kendi hikayesini anlattı: gençken bir gece, elektrik kesildiği için meyhanede bütün mumlar yakılmış, o da karanlıkta sabaha kadar çalmış. "Hayatımın en iyi gecesiydi," dedi. "Kimse kimseyi görmüyordu, sadece duyuyordu." Ozan cüzdanını çıkarıp bir miktar para bıraktı. Sonra durdu, bir şey daha ekledi: "Her cumartesi geleceğiz."
Haftalar geçti. Telefon raporu her pazar biraz daha az utanç verici oluyordu. Ozan gece yarısından sonra telefonu mutfakta bırakmaya devam etti. Bazı geceler uyuyamadı ve balkona çıktı. Bazen Melis de oradaydı, bazen değildi. Melis olmadığında yıldızlara baktı ya da sadece şehrin sesini dinledi. Bir gece, saat ikide, balkonda tek başına dururken telefonunu özlediğini fark etti. Elini cebine götürdü, boştu. Ve o boşluk ona tuhaf bir hafiflik verdi. Hiçbir şey kaçırmıyordu. Kaçırdığı tek şey, kendi gecesiydi ve onu artık geri almıştı.
Kış geldiğinde balkonlar soğudu. Melis bir gece kapısının altından bir not attı: "Balkon kapalı. Mutfakta çay var. Gece ikide uyanıksan gel." Ozan notu buzdolabına astı. O gece saat ikide uyanıktı. Kapıyı çaldı. Melis'in mutfağında iki bardak çay, bir paket bisküvi ve masanın ortasında yanan bir mum vardı. Elektrik vardı ama Melis ışıkları yakmamıştı. "Alışkanlık oldu," dedi. Telefonları ikisinin de kendi mutfaklarında, tezgahların üzerinde şarj oluyordu. Ve bu küçük mum ışığında, gece yarısı, ekransız bir masada, Ozan uzun süredir ilk kez zamanının gerçekten kendisine ait olduğunu hissetti.
