Milli takımda yeni dönemin ilk maçıydı, Burcu'nun salonunda yine aynı kadro vardı. Burcu koltuğun kenarında taktik tahtası gibi konuşuyordu. Onur sadece cips ve kola için gelmişti. Kerem ofsaytı hala çözememişti, her pozisyonda soruyordu. Sena ilk kez maç izliyordu ama en çok o bağırıyordu. Kapı çaldığında kimse beklemiyordu: Burcu'nun dedesi, yanında on yaşındaki kuzeni Alp ile gelmişti.
Cemal Dede yetmiş sekiz yaşındaydı. Gençliğinde mahallenin amatör takımında kaleci, sonra yirmi beş yıl aynı takımın antrenörü olmuştu. Şimdi bastonla yürüyordu ama bakışları hala bir sahayı tarayan birinin bakışlarıydı. Salona girdi, televizyonun karşısındaki en iyi koltuğa baktı, Onur hemen kalkıp yer verdi. Alp dedesinin yanına, yere, minderin üstüne oturdu. Elinde küçük bir top vardı, beyaz, tek bir kırmızı beşgen yamalı. Dedesinin ona ilk aldığı topmuş. Hiçbir maça onsuz gelmiyormuş. Topun derisi yer yer soyulmuş, kırmızı yaması solmuştu ama Alp onu bir hazine gibi taşıyordu. Burcu kuzenine el salladı; Alp utangaçça başını eğdi, sonra salondaki bayrağı görünce gözleri parladı ve utangaçlığını kapıda unuttu.
Burcu'nun salonu maç akşamları küçük bir stadyuma dönüşürdü. Duvarda bir bayrak, sehpada büyük bir kase çekirdek, Onur'un özenle dizdiği üç çeşit cips, buzdolabında soğuyan içecekler. Bu kadro dört yıldır her milli maçta burada toplanıyordu. Üniversiteden tanışıyorlardı. Hayatları farklı yönlere gitmişti; Kerem bir yazılım şirketinde, Sena bir dans stüdyosunda, Onur kendi küçük kafesinde, Burcu bir spor muhabiri olarak çalışıyordu. Ama milli maç günleri herkes işini bırakıp buraya geliyordu. Kimse bunun futbol için olmadığını söylemezdi. Ama herkes biliyordu.
İlk yarı berabere bitti. Burcu devre arasında tableti çıkarıp sol kanattaki boşluğu anlattı, oyuncuların pozisyonlarını parmağıyla çizdi, yeni hocanın neden üç stoperle başladığını açıkladı. Kerem dikkatle dinledi, sonra sordu: "Peki o ilk yarıdaki pozisyon neden ofsayt değildi?" Burcu derin bir nefes aldı. Bu soruyu Kerem'e dört yılda en az kırk kez cevaplamıştı. Tam başlayacakken Cemal Dede konuştu: "Gel oğlum buraya." Kerem şaşkınlıkla yanına gitti. Dede sehpanın üstündeki cips paketlerini aldı ve dizmeye başladı.
"Bu kaleci," dedi, son paketi gösterip. "Bunlar defans. Bu da senin forvetin." Bir çekirdeği forvet yaptı. "Top atıldığı an," dedi ve bir başka çekirdeği ileri itti, "forvetinin önünde kaleciden başka en az bir defans olacak. Olmazsa ofsayt. Top atıldığı an. Sonra değil." Kerem cips paketlerine baktı, çekirdeklere baktı, dedesinin elindeki çekirdeği defansın arkasına itmesini izledi. Sonra bir şey oldu: yüzü aydınlandı. "Bu kadar mı?" dedi. Burcu kahkahayı tutamadı. Dört yıldır anlatamadığı şeyi dedesi iki dakikada, üç cips paketiyle anlatmıştı.
İkinci yarı başladığında salonun havası değişmişti. Cemal Dede artık sadece izlemiyor, yorumluyordu. Burcu'nun taktik analizlerine bazen katılıyor, bazen "Kızım sen o kitaplardan okumuşsun, ben sahada gördüm," diyerek itiraz ediyordu. İkisi arasındaki tartışma salonun en güzel şovuydu. Onur cips kasesini dede ile torun arasına koymuştu, kimse yemiyordu. Sena her pozisyonda ayağa kalkıp bağırıyor, ne olduğunu sonradan soruyordu. Alp dedesinin dizine yaslanmış, elindeki topu döndürüyordu.
Sena aslında maç izlemeye neden geldiğini bilmiyordu. Burcu her seferinde davet etmiş, o her seferinde bahane bulmuştu. Bu sefer Burcu'nun bir mesajı onu ikna etmişti: "Gel, futbol anlamana gerek yok. Sadece bizimle bağır." Sena dans eğitmeniydi; ritmi, hareketi, bedenin dilini anlıyordu. Futbolu hiç anlamamıştı. Ama ikinci yarının ortasında, sağ kanattan bir oyuncu üç kişiyi geçip ceza sahasına girdiğinde Sena'nın vücudu kendiliğinden ileri eğildi. "Bu bir dans," dedi kendi kendine, sesli. Cemal Dede ona döndü, gözlüklerinin üstünden baktı. "Doğru," dedi. "Futbol, on bir kişilik bir dans. Kimse bunu söylemez ama doğru."
Seksenli dakikalarda maç gerildi. Rakip takım bir gol atmış, hakem ofsayt çalmıştı. Kerem ayağa fırladı: "Ofsayt! Doğru! Top atıldığı an defansın arkasındaydı!" Salonda bir an sessizlik oldu, sonra herkes güldü. Kerem hayatında ilk kez bir ofsaytı doğru görmüştü. Cemal Dede ona doğru başparmağını kaldırdı. Kerem kızardı ama gülümsemesini saklayamadı. Burcu dedesine dönüp "Dört yıldır uğraşıyorum," dedi. Dede omuz silkti: "Sen çok konuşuyorsun kızım. Bazen bir çekirdek yeter."
Doksanıncı dakikaya beş kala, top orta sahada bir ayaktan ötekine geçti, sol kanada açıldı, oradan ceza sahasına doğru yuvarlandı. Burcu ayağa kalkmıştı. Kerem nefesini tutmuştu. Onur cips kasesini devirmişti. Sena çığlık atmaya hazırlanıyordu. Alp topunu göğsüne bastırmıştı. Cemal Dede ise koltuğunda kımıldamadan, gözleri ekranda, eski bir kalecinin sessizliğiyle bekliyordu. Bir an, sadece bir an, salondaki herkes aynı şeyi gördü: topun ağır çekimde dönen beyaz yüzeyi, üstündeki kırmızı yama, ileri atılan bir ayak.
Gol oldu. Salon patladı. Burcu masanın üstüne çıktı, Kerem Onur'a sarıldı, Sena çığlık attı ve bir piruet yaptı, Onur'un devrilen kolası halıya yayıldı ve kimse fark etmedi. Komşu duvarı yumrukladı, sonra kendisi de bağırdı; duvarın öbür tarafında da maç izleniyordu. Alp ayağa fırlayıp topunu havaya attı, top tavana çarpıp geri düştü. Ve Cemal Dede, bastonunu bırakıp iki kolunu havaya kaldırdı. Yetmiş sekiz yıllık bir hayatın içinden bir çocuk gibi bağırdı: "Goool!" Burcu dedesini daha önce hiç böyle görmemişti. Babaannesinin cenazesinden beri dedesinin sesinin bu kadar yükseğe çıktığını duymamıştı. O an anladı ki bu akşam salona sadece bir maç izlemek için gelmemişti.
Sonraki beş dakika boyunca herkes golü kendi açısından yeniden anlattı. Burcu taktik açıdan, sol kanattaki boşluğun nasıl kullanıldığını. Kerem ofsayt açısından, golün neden geçerli olduğunu. Sena dans açısından, oyuncunun vücudunun topa nasıl döndüğünü. Onur cips açısından, devrilen kase yüzünden aslında golü kaçırdığını. Alp dedesinin kucağına tırmanmış, onun golü nasıl gördüğünü soruyordu. Cemal Dede gözlerini kapattı, bir an sustu. "Ben kaleciydim," dedi. "Kaleci golü hep öbür taraftan görür. Bu sefer ilk kez kalecinin yerine üzülmedim."
Maç bittiğinde saat on bire geliyordu. Kimse kalkmadı. Burcu çay demledi, Onur halıdaki kolayı temizlemeye çalıştı, Sena Kerem'e ofsaytı bir kez daha cips paketleriyle anlatmasını istedi. Cemal Dede gençlik yıllarını anlatmaya başladı: mahalle maçlarını, çamurlu sahaları, bir derbi maçında elini kırıp yine de oynamaya devam ettiğini, takımı kümede kaldığında soyunma odasında ağladığını. Herkes dinledi. Alp dedesinin kucağında uyuyakalmıştı, elinde top, yanağında kırmızı bir iz.
Gece yarısına doğru Cemal Dede kalkmaya hazırlandı. Burcu onu kapıya kadar geçirirken dede durdu ve salona baktı. Dağınık sehpa, devrilmiş cips kasesi, halıdaki kola lekesi, yarım kalmış çaylar, koltuğa yayılıp birbirine yaslanmış gençler. "Biliyor musun," dedi Burcu'ya, "ben de bu yaşlarda böyle toplanırdım. Arkadaşlarla. Maç bahane. Asıl mesele bu," dedi ve eliyle salonu gösterdi. "Bunu bırakmayın. Hayat sizi farklı yerlere götürecek. Ama maç günleri bu salona gelin."
Burcu dedesine sarıldı. Dede uyuyan Alp'i kucaklamaya çalışınca Kerem hemen atıldı ve çocuğu taşıdı. Merdivenlerden inerken Alp bir an gözlerini açtı, dedesine baktı ve uykulu bir sesle sordu: "Dede, bir dahaki maça yine gelecek miyiz?" Cemal Dede gülümsedi. "Geleceğiz," dedi. "Ama sen ofsaytı öğrenmiş olacaksın. Kerem abin öğretecek." Kerem güldü, Alp'i arabanın arka koltuğuna yerleştirdi. Topu da yanına koydu. Beyaz, tek kırmızı yamalı, yıllar boyunca bir sürü maça gelmiş küçük top.
Bir sonraki milli maç günü salonda altı kişi vardı. Cemal Dede en iyi koltukta, Alp yerde, elinde topu. Kerem sehpaya cips paketlerini diziyordu ve Alp'e ofsaytı anlatıyordu. "Top atıldığı an," diyordu, "önünde kaleciden başka en az bir defans olacak." Alp dikkatle dinliyordu. Burcu dedesine göz kırptı. Sena bu sefer maça forma giyip gelmişti. Onur yeni bir cips kasesi almıştı, devrilmesin diye kenarları yüksek olanından. Hakem düdüğü çaldı. Herkes aynı topa baktı. Ve o doksan dakika boyunca, salondaki altı kişi, yaşları, meslekleri, hayatları ne olursa olsun, aynı hikayenin içindeydi.
