Sabah sekiz kırk, Moda'da köşedeki küçük kafede sıra kapıya kadar uzanmıştı. Arda tezgahın arkasında üçüncü haftasındaydı ve artık siparişleri değil, insanları ezberliyordu. Önce gelen kadın hiç düşünmeden söyledi: "Yulaf sütlü, ekstra shot, az sıcak." Arkadan biri "en büyüğünden ne varsa" diye seslendi. Arda gülümsedi. Bu sıra, şehrin en dürüst kişilik testiydi.
Kafeye geldiği ilk gün patronu Yasemin ona bir defter vermişti. Kapağında el yazısıyla "Müdavimler" yazıyordu. İçinde isimler yoktu, sadece siparişler ve küçük notlar: "Ekstra shot, sağ elinde hep kırmızı defter, cuma günleri gülümser." "Filtre, şekersiz, telefonla konuşurken asla sipariş vermez." "V60, Etiyopya, kahveyi koklamadan içmez." Yasemin "Bu defter senin en iyi arkadaşın olacak," demişti. "İnsanlar kahvelerini hatırladığında kendilerini hatırlanmış hissederler." Arda o gün bunu biraz abartılı bulmuştu. Üçüncü haftanın sonunda defterin yarısını kendi notlarıyla doldurmuştu.
Ekstra shot isteyen kadının adı Pınar'dı, bunu bardağın üstüne yazarken öğrenmişti. Her sabah sekiz kırk ikide gelir, sekiz kırk beşte çıkardı. Ceketinin cebinden hep bir kulaklık kablosu sarkıyor, telefonunda bir takvim açık duruyordu. Arda onun takvimini bir kez görmüştü, ödeme yaparken. Gün, renkli kutucuklarla tamamen dolmuştu; öğle arası bile kırmızı bir kutuydu. Yulaf sütlü, ekstra shot, az sıcak. Az sıcak çünkü bekleyecek vakti yoktu. Ekstra shot çünkü günün ancak öyle yetişeceğine inanıyordu. Arda her sabah onun bardağını ilk hazırlıyor, kapağını özenle kapatıyordu. Bir gün bardağın kenarına küçük bir güneş çizdi. Pınar fark etmedi. Ertesi gün yine çizdi. Bu sefer fark etti, ama hiçbir şey söylemedi, sadece kapıdan çıkarken bir saniye durdu.
"En büyüğünden ne varsa" diyen adam Tolga'ydı. Kırklarının başında, gürültülü, herkesle konuşan biri. Her sabah farklı bir şey isterdi ama hep en büyük boyda. Bir gün buzlu latte, ertesi gün sıcak çikolata, bir sonraki gün iki shot espresso ve yanında bir de su. "Hayatta ne istediğimi bilmiyorum," demişti bir sabah, "ama ne istersem çok isterim." Arda onu sevdi. Tolga kafeye bir hava getiriyordu; sıradakilere şaka yapıyor, tanımadığı insanlara kahve ısmarlıyor, Yasemin'in yeni pastalarını yüksek sesle övüyordu. Sırada beş dakika beklemek onun yanında daha kısa geliyordu.
Bir de Nesrin Teyze vardı. Yetmişlerinde, hep aynı kahverengi paltoyla gelen, menüye beş dakika boyunca bakan, sonunda yine filtre kahve isteyen. Arda ilk hafta bunu tuhaf bulmuştu. Neden bu kadar uzun baktığını sormaya cesaret edememişti. Sonra Yasemin anlattı: Nesrin Teyze'nin eşi bu kafenin ilk müşterilerindenmiş. Her sabah ikisi gelir, eşi menüdeki yeni şeyleri denermiş, Nesrin Teyze ise hep filtre içermiş. Eşi iki yıl önce vefat etmiş. Nesrin Teyze hala her sabah geliyormuş, menüye uzun uzun bakıyormuş. "Onun yerine seçiyor," demişti Yasemin, "sonra kendi kahvesini istiyor."
Arda bunu öğrendikten sonra sırada beklerken Nesrin Teyze'ye farklı bakmaya başladı. Bir sabah menüye bakarken yanına gitti ve "Bugün yeni bir şey var," dedi, "Kenya'dan gelen bir çekirdek. Hafif, biraz meyveli. Denemek ister misiniz? Ücretsiz." Nesrin Teyze gözlüğünün üstünden ona baktı. Bir an gözleri doldu gibi oldu, sonra toparlandı. "Hüseyin olsa hemen isterdi," dedi. "Ben yine filtremi alayım. Ama sen o Kenya'dan küçük bir fincan koy yanına. O da masada dursun." Arda o sabah iki fincan hazırladı. Nesrin Teyze cam kenarındaki masaya oturdu. Bir fincanı kendi önüne, ötekini karşısındaki boş sandalyenin önüne koydu.
Kafe yavaş yavaş Arda'nın dünyası olmuştu. Sabah altıda kalkıyor, yedide kepenkleri açıyor, kahve makinesinin ısınma sesini dinlerken günün ilk espressosunu kendi için çekiyordu. Kendi siparişini hiç bilmiyordu aslında. Her gün başka bir şey deniyor, hangisinin kendisi olduğunu bulamıyordu. Üniversiteyi bitireli dört yıl olmuştu. İki iş değiştirmiş, ikisinden de sıkılmıştı. Bu kafeye "birkaç ay, kafamı toplayana kadar" diye gelmişti. Ama artık sabahları kalkmak zor gelmiyordu. Sıradaki insanların yüzlerini görmek, onların günlerine küçük bir şey eklemek, ona bir yere ait olduğunu hissettiriyordu.
Cumartesileri başka bir sıra kurulurdu. Hafta içinin aceleci yüzleri gider, yerlerine bisikletli çiftler, kucağında bebekle gelen babalar, gece boyu dans edip sabah kahvaltı arayan gençler gelirdi. Arda en çok bir çifti merak ediyordu. Kadın hep yarım şekerli bir Türk kahvesi, adam hep çok köpüklü bir cappuccino isterdi ve kahveler gelince fincanları değiştirirlerdi. Bir gün dayanamayıp sordu. Kadın güldü: "Biz evlenmeden önce aynı masada otururken siparişler karışmıştı. O gün ben onun kahvesini içtim, o benimkini. Sekiz yıldır öyle." Arda o gün defterine yeni bir sayfa açtı, başlığına "Bazı siparişler iki kişiliktir" yazdı.
Bir pazartesi sabahı Pınar sekiz kırk ikide gelmedi. Sekiz kırk beşte de gelmedi. Arda kapıya bakıp duruyordu. Dokuzda geldiğinde Arda ilk kez onu bu kadar yavaş yürürken gördü. Kulaklık kablosu cebinden sarkmıyordu. Telefonu elinde değil, çantasındaydı. Tezgaha geldi, menüye baktı. Arda bardağı eline almış, yulaf sütünü hazırlamıştı bile. Pınar ise "Bugün bir V60 alayım," dedi. "Ve oturacağım." Arda'nın elindeki bardak havada kaldı. Pınar yorgun bir gülümsemeyle ekledi: "İstifa ettim. Cuma günü. Bugün hiçbir yere yetişmem gerekmiyor." Sesi titremiyordu ama elleri tezgahın kenarını biraz fazla sıkı tutuyordu. Korkuyla rahatlama arasında bir yerde duran birinin elleri.
Arda o V60'ı hayatında hazırladığı en özenli kahve gibi hazırladı. Suyu yavaş döktü, çekirdeklerin kabarmasını izledi, kokunun yükselmesini bekledi. Pınar cam kenarına, Nesrin Teyze'nin iki masa yanına oturdu. Yarım saat boyunca kahvesini içti, pencereden denize baktı. Bir ara Nesrin Teyze ona döndü ve bir şey sordu, Arda duymadı. Ama Pınar'ın güldüğünü gördü. Sonra ikisi aynı masaya geçti. Biri yetmişlerinde, biri otuzlarının başında. Biri her sabah aynı şeyi içen, biri hayatında ilk kez kahvesini oturarak içen. Arda tezgahın arkasından onları izlerken defterini açtı ve Pınar'ın notunun altına yazdı: "V60. Artık oturuyor."
O hafta Tolga bir sabah sessizce geldi. Sıradakilere şaka yapmadı. En büyük boyda değil, küçük bir filtre kahve istedi. Arda şaşırdı ama bir şey sormadı. Tolga kendisi anlattı: kızı üniversiteyi kazanmış, Ankara'ya gidiyormuş. "Hep çok isterdim ya," dedi, "her şeyi büyük, her şeyi fazla. Şimdi anlıyorum ki bazı şeylerin küçüğü yeter. Yeter ki yanında doğru kişi olsun." Bardağı aldı, kapıdan çıkarken döndü: "Yarın yine büyük alırım ama, merak etme. Bugün özel bir gün." Arda güldü. Defterine Tolga'nın notunun altına küçük bir kalp çizdi.
Bir cuma akşamı kafeyi kaparken Yasemin tezgaha yaslandı ve Arda'ya baktı. "Üç ayın dolmak üzere," dedi. "Kafanı topladın mı?" Arda bir süre sustu. Sonra defteri açıp ona gösterdi. Sayfalar Pınar'la, Tolga'yla, Nesrin Teyze'yle, adını hiç öğrenmediği ama hep cumartesi gelen bir çiftle, her sabah köpeğini kapının önüne bağlayan bir öğrenciyle, okul servisini bekleyen bir babayla doluydu. "Galiba buldum," dedi. Yasemin sayfaları çevirdi, bir yerde durdu. "Peki sen? Sen ne içiyorsun? Senin notun yok burada."
Arda o gece eve yürürken bunu düşündü. Kendi notu yoktu çünkü kendi siparişini hiç bilmemişti. Herkesin kim olduğunu bardaklarından okuyordu ama kendi bardağına hiç bakmamıştı. Ertesi sabah erkenden kafeyi açtı, makineyi ısıttı. Önce bir filtre kahve yaptı, tattı. Sonra bir latte. Sonra Kenya'dan bir V60. Sonra küçük bir Türk kahvesi, köpüklü, cezvede. Bir fincanı aldı, cam kenarına oturdu, denizi izledi. İlk kez kendi kahvesini oturarak içiyordu.
Saat sekiz kırkta kapının zili çaldı. Nesrin Teyze girdi, menüye baktı, filtre istedi. Arkasından Pınar, artık her sabah dokuzda, oturmak için. Sonra Tolga, kapıdan "en büyüğünden ne varsa" diye bağırarak. Arda tezgahın arkasına geçti, defterini açtı ve en son sayfaya, kendi adının yanına küçük harflerle yazdı: "Türk kahvesi, orta, cam kenarında, kimse gelmeden önce." Sonra defteri kapattı ve sıradaki müşteriye döndü. "Günaydın," dedi, "bugün ne içiyoruz?" Bu soru artık sadece bir soru değildi. Her sabah yeniden sorulan, her seferinde başka bir cevap bekleyen küçük bir merak.
