Blog
← Tüm yazılar
Beyaz Oda · 04

Yeni hobi, ilk ders

Dev kırmızı bir basamağa tırmanmaya çalışan genç bir adam

Kız kardeşi Elif'in ısrarına üç ay dayanmıştı Emre. Dördüncü ayın ilk salısında kendini bir tırmanış salonunun kapısında, kiralık ayakkabıların sıkılığı yüzünden parmak uçlarında yürürken buldu. Duvarlar rengarenk tutamaklarla doluydu, tavan sanki gökyüzü kadar yüksekti. Karşısındaki iki kişi örümcek gibi tırmanıyordu. Emre ise ilk basamağın önünde durmuş, ellerini nereye koyacağını düşünüyordu.

Salonun hocası Aslı'ydı. Kısa saçlı, kollarında tebeşir izleri olan, konuşurken sürekli parmaklarını esneten bir kadın. Emre'yi görünce gülümsedi, ama o gülümsemenin içinde biraz da "bunu çok gördüm" der gibi bir şey vardı. "İlk gün mü?" diye sordu. Emre başını salladı. "Tamam. Bugün tek bir hedefimiz var: düşmeyi öğrenmek." Emre güldü, şaka sandı. Aslı gülmedi. Onu salonun köşesindeki kalın mindere götürdü ve yirmi dakika boyunca nasıl düşüleceğini anlattı. Dizler kırık, kollar içeride, sırt yuvarlak. "Burada herkes düşer," dedi. "Düşmeyi bilen, tırmanmaktan korkmaz."

Elif karşı duvarda tırmanıyordu. İki yıl önce başlamıştı, şimdi haftada üç gün geliyordu. Emre onu izledi; kardeşinin vücudu duvarda tuhaf bir dans gibi hareket ediyor, ayakları elleri kadar akıllıca tutamak buluyordu. Çocukken Emre hep abiydi; bisiklete ilk o binmiş, yüzmeyi ilk o öğrenmiş, Elif'e ders vermişti. Şimdi roller değişmişti ve bu ona garip bir şekilde hem gurur hem utanç veriyordu. Elif aşağı atladı, mindere yumuşakça kondu, ellerini tebeşir torbasına daldırdı ve abisine el salladı. "Hadi," dedi, "kırmızıyı dene. En kolayı o."

Emre düşme dersinin sonunda mindere on kez yuvarlanmış, her seferinde biraz daha az korkmuştu. Aslı onu duvarın önüne getirdiğinde son bir şey söyledi: "Yukarıya değil, bir sonraki tutamağa bak. Bütün duvarı görmeye çalışırsan hiç başlayamazsın." Emre bu cümleyi o an anlamadı. Haftalar sonra, bambaşka bir yerde, aklına geri gelecekti.

Kırmızı rota, duvarın en alçak kısmında başlıyor ve üç metre kadar yükseliyordu. Tutamaklar büyük, rahat tutulur cinstendi. Çocuklar için bile uygun olduğunu sonradan öğrenecekti. Emre ilk tutamağı tuttu, sağ ayağını ikinci tutamağa koydu ve kendini yukarı çekti. Bir saniye havada kaldı. Kolları beklediğinden çok daha fazla yanıyordu. Sol eliyle üçüncü tutamağa uzanırken ayağı kaydı ve aşağı düştü. Minder onu yumuşakça karşıladı. Kalbi hızla çarpıyordu. Yerden sadece yarım metre yükselmişti.

Salonun öbür ucunda bir grup tırmanıcı kahkahalarla birbirini izliyordu. Emre onların kendisine güldüğünü düşündü, kızardı. Ama Aslı yanına gelip eğildi: "Güzel düştün," dedi. "Tam öğrettiğim gibi." Emre ona şüpheyle baktı. "Ciddiyim," dedi Aslı. "Çoğu kişi ilk düşüşte bileklerini kullanır, sakatlanır. Sen yuvarlandın. Bu iyi bir başlangıç." Emre doğruldu, ellerini tebeşire daldırdı ve yeniden kırmızı rotanın önüne geçti. Bu kez üçüncü tutamağa ulaştı. Dördüncüde yine düştü.

Bir saat boyunca aynı rotayı denedi. On bir kez düştü. Kollarının titremesi geçmiyordu, parmak uçları kızarmıştı, kiralık ayakkabılar ayaklarını acıtıyordu. Bir ara pes etmeyi düşündü. Mindere oturdu, su şişesini açtı, salondaki herkesin ne kadar rahat tırmandığını izledi. Elli yaşlarında bir adam tavana yakın bir yerde, tek eliyle asılı duruyordu. Yanındaki genç kız, belki on beş yaşında, kendisinin iki katı yükseklikteki bir duvarı sanki merdiven çıkar gibi tırmanıyordu. "Ben burada ne arıyorum?" diye düşündü. "Otuz yaşındayım. Her şeyi biliyor olmam gereken bir yaştayım."

İşte tam bu düşünce onu rahatsız etti. Her şeyi bilmesi gereken bir yaş. İş hayatında yıllardır bilen kişi olmuştu. Toplantılarda soru soran değil cevap veren, yeni gelenlere yol gösteren, hata yapmamak için her adımı önceden hesaplayan. Acemi olmayı unutmuştu. Bir şeyi bilmemenin, beceriksiz olmanın, ilk kez denemenin nasıl bir his olduğunu unutmuştu. Ve şimdi bu salonda, on bir düşüşün ardından, o his bütün ağırlığıyla geri gelmişti. Garip olan şu ki bir yanı bundan hoşlanıyordu.

Elif yanına oturdu, terli alnını koluna sildi. "Ben ilk gün ağladım biliyor musun," dedi. Emre ona baktı. "Ciddi misin?" Elif başını salladı. "Kırmızıyı bitiremedim. Tuvalete gidip on dakika ağladım. Sonra çıkıp yeniden denedim, yine bitiremedim. Üçüncü hafta bitirdim. O gün eve gidip annemi aradım, sanki üniversiteyi kazanmışım gibi." Emre güldü. "Bana hiç söylemedin." Elif omuz silkti: "Sen abiydin. Abiye zayıflık gösterilmez." Bir süre sustular. Sonra Elif kalktı: "Hadi, bir kez daha. Bu sefer ayaklarına bak, ellerine değil."

Bu cümle bir şeyi değiştirdi. Emre o ana kadar hep ellerine güvenmişti; kendini yukarı çekmeye, kollarıyla taşımaya çalışmıştı. Şimdi ayaklarına baktı. Her tutamağa önce ayağını yerleştirdi, sonra bacaklarıyla itti, kollarını sadece denge için kullandı. Birinci tutamak. İkinci. Üçüncü. Dördüncü. Daha önce hiç geçemediği o noktayı geçti. Kolları yanmıyordu artık; yükü bacakları taşıyordu. Beşinci tutamakta durdu ve aşağı baktı. Yerden iki metre yükselmişti. Elif aşağıdan bağırdı: "Bakma! Yukarı bak!"

Altıncı tutamak, rotanın en zor kısmıydı. Biraz sağda, biraz uzakta. Emre'nin kolu yetmiyordu. Ayağını yeniden düzenledi, kalçasını duvara yaklaştırdı, nefesini tuttu ve uzandı. Parmakları tutamağın kenarına değdi, kaydı, sonra tutundu. Salonda bir an sessizlik oldu gibi geldi ona; belki de sadece kendi nefesini duyuyordu. Son tutamak hemen yukarıdaydı, kırmızı bantla işaretlenmiş bitiş noktası. İki eliyle tuttu. Bir saniye öyle kaldı. Sonra aşağı baktı ve Elif'in yüzündeki ifadeyi gördü.

Aşağı nasıl indiğini hatırlamıyordu. Mindere düştüğünde, bu sefer düşüş değildi, bir iniş gibiydi. Elif ona sarıldı. Aslı uzaktan başparmağını kaldırdı. Salonun öbür ucundaki grup, az önce Emre'nin kendisine güldüklerini sandığı grup, alkışlıyordu. İçlerinden biri, sakallı, kolları dövmeli bir adam yanına geldi. "Kırmızı ilk günde biter mi sanıyorsun?" dedi. "Ben dördüncü haftada bitirdim. Hoş geldin." Emre teşekkür etti ama sesi kısık çıktı. Boğazında bir şey düğümlenmişti. Üç metrelik bir duvar. Çocuklar için bile kolay olan bir rota. Ve hayatında son yıllarda hissettiği en büyük zafer.

O akşam eve dönerken kolları kurşun gibi ağırdı. Metroda direğe tutunamadı, oturmak zorunda kaldı. Telefonunu açtı ve bir şey yaptı ki uzun zamandır yapmamıştı: annesini aradı, hiçbir sebep olmadan. Annesi "Hayırdır oğlum, bir şey mi oldu?" diye sordu. Emre güldü: "Kırmızıyı bitirdim anne." Annesi bir an sustu, sonra "Elif'le mi gittin o tırmanışa?" dedi. "Aferin sana. Elif de ilk bitirdiğinde aramıştı, hatırlıyorum. Ağlıyordu." Emre pencereden dışarı baktı. Metro karanlık bir tünelden geçiyordu ama içi aydınlıktı.

Sonraki haftalarda Emre salona salı ve perşembe akşamları gitmeye başladı. Kendi ayakkabılarını aldı, tebeşir torbası edindi. Kırmızıdan sonra sarıya geçti, sarıda üç hafta takıldı, sonra bitirdi. Mavi henüz çok uzaktı. Parmak uçları nasırlaştı, omuzları biraz genişledi. Ama asıl değişen başka bir şeydi. İşte bir toplantıda bilmediği bir konu açıldığında artık "Bunu bilmiyorum, anlatır mısın?" diyebiliyordu. Önceden bu cümle boğazında kalırdı. Şimdi kolayca çıkıyordu. Acemi olmanın da bir kası vardı ve o kas güçleniyordu.

Bir perşembe akşamı salona yeni biri geldi. Kırklarının başında, kiralık ayakkabılarla parmak uçlarında yürüyen, duvarlara korkuyla bakan bir kadın. Aslı onu düşme minderine götürdü. Kadın kırmızı rotanın önüne geldiğinde Emre oradaydı, kendi rotasına başlamak üzereydi. Kadın ilk tutamağı tuttu, ikinciye uzandı ve düştü. Minderde oturup kızarmış yüzle etrafına baktı. Emre yanına gitti. Bir an ne diyeceğini düşündü. Sonra Elif'in cümlesini hatırladı ve gülümsedi. "Ellerine değil," dedi, "ayaklarına bak. Bir de şunu bil: burada herkes düştü. Ben on bir kere düştüm, ilk gün."

Kadın ona baktı, sonra kırmızı rotaya. Elleri tebeşire daldı. Emre geri çekildi ve onun ilk tutamağı yeniden tutmasını izledi. Bu sefer üçüncüye kadar çıktı. Düştü. Ama düşerken yuvarlandı, tam Aslı'nın öğrettiği gibi. Emre karşı duvardan başparmağını kaldırdı. Kadın gülümsedi ve yeniden kalktı. Emre o an anladı ki bir şeyi öğrenmenin en güzel yanı, bir gün bir başkasının ilk basamağında durup ona elini uzatabilmekti. Kırmızı rota hala oradaydı, en alçak duvarda, en büyük tutamaklarla. Her gün birinin ilk zaferi olmayı bekliyordu.