Blog
← Tüm yazılar
Beyaz Oda · 09

Sessiz yürüyüş denedin mi?

Dev bir kulaklığın iki kanadı arasından yürüyen bir kişi

Doruk kapıdan çıkarken eli her zamanki gibi cebine gitti. Kulaklık. Sonra durdu, çünkü bugün başka bir şey deneyecekti: sessiz yürüyüş. Podcast yok, şarkı listesi yok, bir buçuk hızında sesli kitap yok. Sadece o ve önündeki Kuzguncuk sokakları. İlk beş dakika tuhaf geldi, kafasındaki sesler bir anda yükseldi. Sonra sokağın sesi geri geldi ve Doruk bir şey fark etti.

Bu fikir ona ev arkadaşı Pelin'den gelmişti. Pelin bir akşam mutfakta, Doruk'un kulaklıkla bulaşık yıkadığını, kulaklıkla yemek yediğini, kulaklıkla diş fırçaladığını izledikten sonra sormuştu: "En son ne zaman hiçbir şey dinlemeden yürüdün?" Doruk cevap verememişti. Düşünmüştü, gerçekten düşünmüştü. Belki lisede. Belki daha önce. Sonra Pelin ona telefonundan bir video göstermişti: insanlar kulaklıksız yürüyüş yapıyor, ne duyduklarını anlatıyordu. "Bu bir trend," demişti Pelin, "ama bence trendden fazlası. Dene. Bir kere. Yirmi dakika." Doruk gülmüştü. Ertesi sabah kendini kapının önünde, cebindeki kulaklığa dokunmadan dururken bulmuştu.

İlk fark ettiği şey kendi ayak sesleriydi. Kaldırım taşlarına vuran topukları, ritmik, biraz aceleci. Yıllardır yürüyordu ve kendi adımlarını hiç duymamıştı. Sonra kafasının içindeki ses geldi, hiç susmayan o ses: yapılacaklar listesi, cevaplanmamış mesajlar, perşembe günkü toplantı, kirayı ödemeyi unutup unutmadığı, annesinin geçen hafta söylediği bir cümle. Bu sesler kulaklığın arkasında hep vardı ama hiç bu kadar yüksek değildi. Doruk bir an geri dönüp kulaklığı takmayı düşündü. Sonra Pelin'in sesini hatırladı: "Yirmi dakika."

Beşinci dakikada kafasındaki ses yavaşladı. Yok olmadı ama sanki biri radyonun sesini kısmıştı. Ve o boşluğa başka sesler doldu. Bir simitçi "Taze!" diye bağırıyordu, sesi sokağın sonundan yankılanarak geliyordu. Bir balkondan eski bir Türk sanat müziği şarkısı süzülüyordu. Rüzgar ağaçların arasından geçerken yaprakların hışırtısı, uzaktan bir vapurun düdüğü, bir martının çığlığı. Kaldırımda iki kişi konuşuyordu, Doruk yanlarından geçerken sadece yarım bir cümle duydu: "...ve o gün anladım ki asıl mesele hiç..." Cümlenin sonunu duymadı. Bütün gün aklından çıkmayacaktı. Asıl mesele neydi? Hiçbir zaman öğrenemeyecekti ve bu bilinmezlik, nedense, ona her şeyi bilmekten daha çok iyi geldi.

Kuzguncuk'un ara sokaklarında yürürken bir pencereden keman sesi geldi. Biri pratik yapıyordu, belki bir çocuk. Aynı dört notayı tekrar tekrar çalıyordu, her seferinde biraz yanlış, her seferinde biraz daha az yanlış. Doruk durdu. Pencerenin altında, kaldırımda, bir dakika boyunca o dört notayı dinledi. Yedinci denemede notalar doğru çıktı. İçeriden küçük bir sevinç çığlığı geldi. Doruk farkında olmadan gülümsedi. Pencerenin arkasındaki çocuk onu görmedi, hiçbir zaman da görmeyecekti. Ama o sabah ikisi aynı zaferi paylaşmıştı.

On beşinci dakikada sahile indi. Deniz kıyısında bir bank vardı, Doruk her sabah koşarak önünden geçtiği. Bankta bir kadın oturuyordu. Otuzlarının başında, siyah bir mont, elinde bir tasma. Tasmanın ucunda köpek yoktu. Kadın ağlıyordu. Sessizce, omuzları hafifçe sarsılarak. Doruk normalde, kulaklığıyla, onu fark etmeden geçerdi. Belki fark ederdi ama müziğin arkasından bir sahne gibi izler, devam ederdi. Bu sefer durdu. Kadının hıçkırığını duymuştu. Ve sesi duymak, görmekten farklıydı. Sesi duymak, bir şeyin gerçekten olduğunu kabul etmekti.

"İyi misiniz?" diye sordu. Kadın başını kaldırdı, gözleri kızarmıştı. Adı Leyla'ydı. Köpeği Pamuk bir saat önce sahilde tasmasından kurtulup kaçmıştı. Leyla bir saattir arıyordu. Bütün sahili dolaşmış, insanlara sormuş, sosyal medyaya ilan vermişti. Hiçbir iz yoktu. "Küçük," dedi, "beyaz, kulakları kahverengi. Çok korkak. Bir yere saklanmıştır, biliyorum. Ama nereye?" Doruk bankın yanına oturdu. Ne diyeceğini bilmiyordu. Normalde telefonunu çıkarıp bir şey arardı, bir harita, bir hayvan kurtarma sayfası. Ama elleri cebinde kaldı. Bunun yerine sordu: "Pamuk havlar mı?"

Leyla gözlerini kırpıştırdı. "Havlar. Ama korkunca çok ince, inler gibi bir sesle." Doruk bir an düşündü. "O zaman dinleyelim." Leyla ona garip garip baktı. Doruk açıkladı, biraz utanarak: "Bu sabah ilk kez kulaklıksız yürüyorum. On beş dakikadır. Daha önce hiç duymadığım şeyler duydum. Belki Pamuk'u da duyarız." Leyla bir şey demedi. Ama ayağa kalktı. İkisi sahil boyunca yavaşça yürümeye başladılar. Konuşmadan. Sadece dinleyerek.

Martılar, dalgalar, yoldan geçen arabalar. Bir çay bahçesinden kaşık sesleri. Birinin telefonla konuştuğu, bir çocuğun bisiklet zili. Leyla birkaç kez durdu, "Bu mu?" diye fısıldadı, ama değildi. Doruk da durdu, dinledi, başını salladı. Yirmi dakika geçti. Sonra otuz. Doruk artık sessiz yürüyüşünün süresini unutmuştu. Bir ara, sahilin kayalık kısmına yaklaşırken, rüzgarın arasından çok ince bir ses duydu. Bir inleme. Neredeyse duyulmayacak kadar hafif. Durdu, elini kaldırdı. Leyla da durdu. Ses yeniden geldi. Kayaların arasından.

Doruk kayalara doğru yürüdü, eğildi. İki büyük kayanın arasındaki dar bir boşlukta, titreyerek, kulakları kahverengi küçük beyaz bir köpek duruyordu. Gözleri kocaman açılmıştı. Doruk elini uzatmadı, sadece çömeldi ve bekledi. Leyla arkasından geldi, köpeği görünce bir çığlık attı, sonra kendini tuttu ve yumuşak bir sesle "Pamuk," dedi. Köpek sesi tanıdı. Kulakları dikildi. Bir saniye tereddüt etti, sonra boşluktan fırlayıp Leyla'nın kucağına atladı. Leyla onu sıkıca sardı, yüzünü tüylerine gömdü. Doruk geri çekildi ve kayaların üstüne oturdu.

Bir süre ikisi de konuşmadı. Leyla köpeğini okşuyor, Pamuk titremesini yavaş yavaş bırakıyordu. Dalgalar kayalara vuruyor, bir martı tepelerinde dönüyordu. Sonunda Leyla Doruk'a döndü. "Nasıl duydun?" dedi. "Ben bir saattir buradan geçiyorum. Hiç duymadım." Doruk omuz silkti. "Bilmiyorum. Belki sen çok korkuyordun, kafanın içindeki ses her şeyi bastırıyordu. Ben de bu sabaha kadar hiçbir şey duymuyordum." Leyla güldü, gözyaşları hala yanaklarındaydı. "Kulaklıksız yürüyüş, ha?" dedi. "Bir dahakine ben de deneyeyim."

Doruk eve döndüğünde bir saat geçmişti. Pelin mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. Doruk'u görünce "Yirmi dakika dedim, bir saattir neredesin?" diye sordu. Doruk kapının eşiğinde durdu. Bir an ne anlatacağını bilemedi. Sonra hepsini anlattı: ayak seslerini, kafasındaki sesin nasıl kısıldığını, simitçiyi, keman çalan çocuğu, yarım kalan o cümleyi, Leyla'yı, Pamuk'u, kayaların arasındaki o ince sesi. Pelin elindeki bıçağı bırakmış, tezgaha yaslanmış dinliyordu. Doruk bitirdiğinde Pelin sadece bir şey söyledi: "Kulaklığın nerede?" Doruk cebine baktı. Kulaklık hala oradaydı. Bir kez bile takmamıştı.

Sonraki haftalarda Doruk her sabah yirmi dakikayı sessiz yürüdü. Bazen otuz, bazen kırk. Rotası değişti; artık sahile değil, ara sokaklara gidiyordu. Keman çalan çocuğun penceresinin altından geçiyordu, her hafta biraz daha uzun bir parça duyuyordu. Bir sabah çocuk bütün bir melodiyi baştan sona çaldı ve Doruk kaldırımda, yalnız, alkışladı. Pencereden küçük bir yüz göründü, şaşkın, sonra kocaman bir gülümseme. Doruk el salladı. Çocuk da salladı. Bir dahaki sabah çocuk pencereyi açık bırakmıştı.

Kulaklığı bırakmadı Doruk. Metroda hala podcast dinliyordu, akşamları mutfakta müzik açıyordu. Ama artık bunu kendisi seçiyordu. Kulaklığı takmadan önce bir an duruyor, etrafını dinliyor, sonra karar veriyordu. Bazen takıyor, bazen takmıyordu. Ses artık bir alışkanlık değil, bir tercihti. Ve bu küçük fark, günlerinin geri kalanını da değiştirmişti. Toplantılarda daha iyi dinliyordu. Arkadaşlarıyla konuşurken telefona daha az bakıyordu. Annesi telefonda bir şey anlatırken, ilk kez, sonuna kadar dinliyordu.

Bir pazar sabahı sahilde Leyla ile karşılaştı. Pamuk tasmasında, kuyruğunu sallıyordu. Leyla'nın kulaklarında kulaklık yoktu. "Sessiz yürüyüş mü?" diye sordu Doruk. Leyla güldü. "Her sabah. Senin yüzünden." Yan yana yürümeye başladılar. Konuşmadan. Pamuk önlerinde koşturuyor, arada bir duruyor, bir şeyi kokluyor, sonra devam ediyordu. Dalgalar, martılar, uzaktan bir vapur. Doruk düşündü ki iki kişinin konuşmadan yan yana yürüyebilmesi, en rahat sohbetten bile daha samimi bir şeydi. Leyla bir ara ona döndü, bir şey söyleyecek gibi oldu, sonra vazgeçti ve gülümsedi. Söylemesine gerek yoktu. İkisi de aynı sesi duyuyordu.