Blog
← Tüm yazılar
Beyaz Oda · 08

Tarifin adı: göz kararı

Dev bir kırmızı mercimek tanesine dokunan yaşlı bir kadın, arkada boş bir kase

Irmak mutfaktaydı, tencere ocakta, telefonda anneannesine sesli mesaj atıyordu: "Mercimek çorbası nasıl yapılıyordu?" Cevap iki dakika sonra geldi, arkada televizyon sesiyle: "Bir avuç mercimek, bir soğan, bir havuç, biraz salça. Gerisi göz kararı." Irmak mesajı arka arkaya üç kez dinledi. Göz kararı ne demekti? Kaç gram? Kimin gözü? Tencere ise çoktan kaynamaya başlamıştı.

İzmir'deki ilk eviydi bu. Bir buçuk odalı, mutfağı koridora açılan, penceresinden karşı apartmanın çamaşırlarının göründüğü bir daire. Yirmi sekiz yaşına kadar ya ailesiyle, ya yurtta, ya da ev arkadaşlarıyla yaşamıştı. Yemek hep birilerinin işi olmuştu: önce annesinin, sonra yemekhanenin, sonra ev arkadaşı Nil'in, ki Nil'in tek bildiği makarnaydı ama onu çok iyi yapıyordu. Şimdi ilk kez kendi mutfağında, kendi tenceresinin başında duruyordu ve ilk deneyeceği yemek, çocukluğunun bütün kışlarını ısıtan o çorbaydı.

İlk deneme felaketti. Mercimeği yıkamayı unuttu, suyu az koydu, soğanı kavurmadan attı. Çorba bir saatin sonunda tencerenin dibine yapıştı, üstü ise su gibi kaldı. Mutfağa yanık kokusu yayıldı. Irmak pencereyi açtı, tencereyi lavaboya koydu, telefonu aldı ve anneannesine bir fotoğraf gönderdi. Cevap yine sesli mesajdı, bu sefer kahkahayla: "Kızım o çorba değil, harç olmuş. Duvar örersin onunla." Sonra ciddileşti: "Mercimeği yıka. Soğanı tereyağında pembeleştir. Suyu mercimeğin üç parmak üstüne koy. Gerisi göz kararı."

Üç parmak. Irmak parmaklarına baktı. Kimin parmakları? Anneannesinin parmakları kısa ve kalındı, yetmiş beş yıllık bir hayatın izlerini taşıyordu. Kendisininkiler uzun ve inceydi. Üç parmak, bunların hangisiyle ölçülecekti? Bunu sordu. Anneannesi bir sonraki mesajda uzun bir süre sustu, sonra "Senin parmağınla ölç," dedi. "Çorba senin çorban olacak. Benimki gibi olmasın zaten. Seninki gibi olsun." Irmak bu cümlede bir şey olduğunu hissetti ama tam anlayamadı. Ertesi akşam yeniden denedi.

İkinci deneme daha iyiydi. Kıvamı fazla koyuydu, kaşık neredeyse dik duruyordu ama yanık değildi. Tadı bir şeye benziyordu, tam neye benzediğini bilemiyordu. Tuzunu az koymuştu. Irmak çorbayı bir kaseye koydu, pencerenin önündeki küçük masaya oturdu ve karşı apartmandaki çamaşırlara bakarak içti. Fena değildi. Ama evin kokusu değildi. O tanıdık, kış akşamlarının, okuldan dönüşlerin, hasta yatağının yanındaki kasenin kokusu değildi.

Bu arada market fişleri uzuyordu. Irmak her hafta aynı alışverişi yapıyor, her hafta biraz daha fazla ödüyordu. Peynir lüks olmuştu, et neredeyse hiç almıyordu. Bir akşam kasada bekleyen yaşlı bir adamın poşetinden bir paketi geri bıraktığını gördü. Bir şey demedi, ama o gece uyumadan önce aklından çıkmadı. Mercimek ise hala ucuzdu. Bir kilo mercimek, bir hafta boyunca akşam yemeği demekti. Saniye Hanım bunu da biliyordu. "Biz de gençken zor günler gördük," demişti bir mesajında. "Mercimek bizi doyurdu. Seni de doyurur. Ama doğru yap."

Üçüncü denemeden önce Irmak Saniye Hanım'a görüntülü aradı. Saniye Hanım telefonu yüzüne o kadar yakın tutuyordu ki ekranda sadece bir göz ve bir kaş görünüyordu. Irmak telefonu biraz uzaklaştırmasını söyledi. Anneannesi uzaklaştırdı, şimdi tavan görünüyordu. Beş dakika süren bir mücadeleden sonra telefon tezgaha dayandı ve Irmak anneannesinin mutfağını gördü. Aynı mutfak. Aynı emaye tencere, kenarı mavi çizgili, içi beyaz, yıllardır aynı yerde. Aynı tahta kaşık. Aynı ahşap tabure, Saniye Hanım'ın artık ayakta duramadığında oturduğu.

"Bak," dedi anneannesi, "ben de yapıyorum, sen de yap. Beraber yapalım." Ve iki mutfak, iki şehir, bir ekranın iki tarafında aynı çorbayı yapmaya başladılar. Saniye Hanım bir avuç mercimeği aldı, avucunu kameraya gösterdi. "Bu kadar," dedi. Irmak kendi avucuna baktı, biraz daha fazla aldı, anneannesinin avucu daha küçüktü. Soğanlar doğrandı. Tereyağı eridi. Saniye Hanım "Dinle," dedi, "soğan cızırdamaya başlayınca bir dakika say. Sonra salçayı at." Irmak dinledi. Cızırtıyı duydu. Bir dakika saydı. Salçayı attı. Mutfağa bir koku yayıldı ve Irmak bir an gözlerini kapattı.

O koku. O koku tamamen değildi ama yakındı. Anneannesi ekrandan baktı ve "Geldi mi?" diye sordu. Irmak başını salladı. "Biraz geldi." Saniye Hanım güldü. "Biraz gelir. Tamamı yıllarca gelir. Benim de anneminkini bulmam on yıl sürdü." Irmak şaşırdı. "Senin de mi?" Saniye Hanım tabureye oturdu, tahta kaşığı tencereye daldırdı. "Tabii. Kimse doğuştan bilmez. Annem de bana 'göz kararı' derdi. Ben de kızardım. Sonra bir gün anladım ki göz kararı demek, bir şeyi o kadar çok yapmak ki elin kendi kendine bilir demek."

Mercimekler suyun içinde yumuşadı, havuç eridi. Anneannesi bir noktada "Şimdi bak," dedi, "kaşığı daldır, kaldır, akışına bak. Bal gibi akmalı. Su gibi değil, harç gibi değil. Bal gibi." Irmak kaşığı daldırdı, kaldırdı. Çorba kaşıktan ince bir şerit halinde, yavaşça aktı. "İşte," dedi Saniye Hanım. "Göz kararı bu. Şimdi ezeceksin." Blender yoktu Irmak'ta, anneannesinde de yoktu. İkisi de tel süzgeçten geçirdiler, tahta kaşıkla bastırarak. Kolları yoruldu. Saniye Hanım ekranda terlemişti, ama gülüyordu.

Son adım tereyağı ve pul biberdi. Anneannesi küçük bir tavada tereyağını kızdırdı, pul biberi attı, kırmızı bir köpük yükseldi. Çorbanın üstüne gezdirdi. Irmak da aynısını yaptı. İkisi ekrana kaselerini gösterdi. Yan yana, iki kase, iki şehir. Saniye Hanım'ın kasesi koyu turuncuydu, üstünde kırmızı bir ağ. Irmak'ınki biraz daha açıktı, ağı biraz daha dağınıktı. "Tadına bak," dedi anneannesi. Irmak bir kaşık aldı. Gözlerini kapattı. Evin kokusu. Neredeyse tamamı.

Bir hafta sonra Irmak arkadaşlarını yemeğe çağırdı. Nil geldi, Nil'in sevgilisi Umut geldi, iş yerinden tanıştığı Defne geldi. Masada sadece mercimek çorbası, yanında limon, kızarmış ekmek ve bir tabak turşu vardı. Irmak biraz utanarak "Sadece çorba var," dedi. Nil ilk kaşığı aldı ve durdu. "Bu senin anneannenin çorbası mı?" Irmak başını salladı. "Benim versiyonum." Umut ikinci kaseyi istedi. Defne tarifi sordu. Irmak telefonunu çıkarıp Saniye Hanım'ın sesli mesajlarını açtı ve masanın ortasına koydu. "Bir avuç mercimek, bir soğan, bir havuç, biraz salça. Gerisi göz kararı." Masa kahkahalarla doldu.

O gece herkes gittikten sonra Irmak telefonunda bir klasör açtı. Adını "Tarifler" koydu. Saniye Hanım'ın bütün sesli mesajlarını oraya kaydetti. "Duvar örersin onunla." "Senin parmağınla ölç." "Bal gibi akmalı." Mesajların arka planında televizyon sesleri, komşunun kapıyı çalması, bir keresinde de anneannesinin kendi kendine şarkı mırıldanması vardı. Irmak klasörü kapatırken düşündü ki yıllar sonra bu klasörü açtığında sadece bir tarifi değil, bir sesi, bir mutfağı, bir hayatı bulacaktı.

Aralık ayında Saniye Hanım İzmir'e geldi. Bir haftalığına. Irmak onu küçük dairesinde ağırladı, kendi yatağını ona verdi, kendisi kanepede yattı. İkinci gün Saniye Hanım mutfağa girdi, tencereye baktı, tahta kaşığı eline aldı. Irmak "Ben yapayım," dedi. Saniye Hanım bir an durdu, sonra kaşığı ona verdi ve tabureye oturdu. Irmak çorbayı yaptı. Anneannesi hiç konuşmadan izledi. Sadece bir kez, salçayı atarken, "Bir dakika saydın mı?" diye sordu. Irmak saymıştı.

Çorba olduğunda Irmak bir kase doldurup anneannesine uzattı. Saniye Hanım kaşığı aldı, kokladı, tadına baktı. Uzun bir süre sustu. Irmak nefesini tutmuştu. Sonra anneannesi kaseyi masaya bıraktı ve gözlüğünü çıkarıp sildi. "Benimki değil bu," dedi. Irmak'ın kalbi bir an düştü. Saniye Hanım devam etti: "Seninki. Tam olması gereken gibi." Ve kaseyi yeniden aldı, sonuna kadar içti. İkinci kaseyi istedi. Irmak mutfakta kaseyi doldururken gözlerinden yaşlar akıyordu ve neden ağladığını tam bilmiyordu.

Anneannesi döndükten sonra her hafta bir tarif gönderdi Irmak'a. Kuru fasulye, ıspanaklı börek, irmik helvası. Her birinin sonunda aynı cümle: "Gerisi göz kararı." Irmak her birini denedi, her birinde başta başarısız oldu, sonra yavaş yavaş elleri öğrendi. Ve bir akşam, Saniye Hanım'a kendi yaptığı mercimek çorbasının fotoğrafını gönderirken altına bir şey yazdı, Saniye Hanım'ın yıllardır ona yazdığı cümlenin cevabını: "Bu sefer göz kararı tuttu." Anneannesinin cevabı bir dakika sonra geldi. Sesli mesaj, arkada televizyon sesi, ve tek bir kelime: "Aferin."